![]() |
|
|||||||
| Dini Konular Aradığınız her türlü Dini bilgiye ulaşabilirsiniz.. |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler |
|
|
#21 | ||
![]() ![]() Üyelik Tarihi: Dec 2007
Nerden: Sonu OLmaYaN BiR YoLdaYım!
Mesajlar: 6.225
Tecrübe Puanı: 8 ![]() |
Gazneli Mahmud ve Ayaz
Hindistan'da kurulan Türk İmparotorlukları sultanlarından meşhur Gazneli Mahmut bir gün saray ekranıyla beraber ava çıkar. Avda önüne bir geyik çıkmıştır. Gazneli Mahmud geyiği vurmak için peşine düşer ve atıyla geyiği kovalmaya başlar. Bir müddet arkasından gittikten sonra önündeki geyik geri dönüp : - Senin vazifen beni vurmak mı, sen bu iş için mi yaratıldın?, der. Bu sözü duyan hükümdar geyiğin peşini bırakır ve kan-ter içinde bir köye varır. Köyün girişinde bir ev görüp su içmek için atından iner. Evde yalnız 8-10 yaşlarında bir çocuk vardır. Gazneli Mahmud çocuktan su ister. Çocuk: - Siz biraz oturun, babam suya gitti, şimdi gelir, size suyu veririm, der ve misafirin atını gezdirmeye başlar. Fakat çocuk gelenin padişah olduğunu bilmemektedir. Padişah biraz oturup teri soğuduktan sonra, çocuk içeri girer, bir bardak su getirip, - Buyurun efendim!, der. Gazneli Mahmud: - Niçin yalan söyledin, halbuki evde su varmış, dediğinde Çocuk: - Efendim ben yalan söylemedim. Babam hakikaten suya gitti. Fakat ben ben sizin hararetiniz geçsin de, içtiğiniz su size zarar vermesin diye, su su vermedim, der ve elinde su testisi ile sudan gelen babasını göstererek: - Bakın babam sudan geliyor, der. Çocuğun bu zerafeti ve feraseti sultanın son derece hoşuna gitmiştir. Onu babsından izin alarak sarayına getirir. Çocuk, Sultan: - Hiç bir şey almana lüzum yok, dediği halde yanına bezle sarılı bir şeyler getirmiştir ve onun ne olduğunu kimse bilmemekrtedir. Saraya yerleşen çocuk bir taraftan tahsilini tamamlarken, beri taraftan da padişahın sohbet meclislerine iştirak etmektedir. ayaz ismindeki bu çocuk, daha o yaşta padişahın takdir ve hayranlığını kazanmaya devam eder. ayaz'ın bu derece mevki sahibi olmasını bazı saray erkânı çekemez olmaya başlarlar. Ne yapsak da bunu Sultanın gözünden düşürsek diye hileler düşünmeye başlarlar. Ayaz ise Gazneli Mahmud'un gözüne o kadar girmiştir ki, padişah ona sarayın hazine anahtarlarını da teslim etmiştir. Ayaz'ın aleyhindekiler bu yoldan onu küçük düşürmeye ve hırsızlık yaptığını yaymaya karar verirler. Dedikodu bir taraftan genişlerken, bir tarftan da vezirler padişaha Ayaz'ı şikayet eder: - Sultanım sizin göz bebeğiniz ve herkesten üstün tuttuğunuz Ayaz, hazineden hırsızlık yapıyor, derler. Gazneli Mahmud, - Nereden bildiniz hırsızlık yaptığını, der ve iftiracılara bunu ispata davet eder. Onlar: - Sultanım, ayaz saraya geldiği günden beri odası hep kilitlidir. Bizim
__________________
İki Tanık var Biri dilim bir kalemim olanı biteni sindirdim yeter bana kendi derdim ...! KaF_Kef... 'K.İ.T.S' |
||
|
|
|
|
|
#22 | ||
![]() ![]() Üyelik Tarihi: Dec 2007
Nerden: Sonu OLmaYaN BiR YoLdaYım!
Mesajlar: 6.225
Tecrübe Puanı: 8 ![]() |
Ebûl Vefa Hazretleri
İstanbul'un alındığı, Bizans'ın yıkıldığı yıllardır. Ama Akdeniz huzursuzdur hâlâ. Rodoslu çapulcular Bahr-ı Sefid'in çıbanıdırlar. Evet bu adada güzel üzüm yetişir ve nefis zeytin olur. Ama ada sakinleri bağla bahçeyle uğraşmaz. Ticaretten ve sanattan da uzaktırlar. İyi bildikleri tek iş vardır: 'Yol kesmek!' O yıllarda Rodoslu haydutlar ticaret gemilerini yağmalar, sahil köylerini basarlar. Zahmetsiz kazandıklarını saza, şaraba yatırırlar. Liman kenarındaki batakhaneler eşkıya kaynar. Bu işrethanelere abone olabilmenin tek yolu vardır: Daha fazla soygun yapmak, daha fazla can yakmak. İşte günün birinde, içinde Ebûl Vefa hazretlerininde bulunduğu hac kafilesi şakilerin saldırısına uğrar. Mübâreğin kaybedecek bir şeyi yoktur. Hepi topu üç beş ölçek hurma, birkaç testi zemzem. Ama korsanlar insan sarrafıdırlar. Müminlerin ona gösterdiği hürmeti gözden kaçırmazlar. Böylesi asil biri para etse gerekdir. Öyle ya, Osmanlı âliminin uğruna neler vermez ki? ZİNDANI AYDINLATAN NUR Mübârek kendisini hapise tıkan zalimlere kızmaz. 'Bunda da bir hayır olmalı' der, büker boynunu. Hatta acıma duygusu ağır basar. 'Ah!' der, 'Ah bir hakikatleri görebilseler!'. İnsan haydut da olsa insandır. Nitekim zindancı bu büyük velinin yüzündeki şefkati yakalar, veya o şefkate yakalanır. Cezayı göze alır, zincirlerini çözer, onu aydınlık bir koğuşa taşır. Uzun kış geceleri ocak başında sohbet ederler. Mübarek kısa sürede Rumca öğrenir, muhafızlarla dost olur. Hastalarını tedavi eder, dertlerini dinler. Bir muhabbet köprüsüdür kurar gönüllere. Şövalyeler bu iltiması görmezden gelirler, zira bu rehineden yüklüce bir fidye beklerler. Kahramanoğlu İbrahim Bey, bir Ebûl Vefa sevdalısıdır. Mübareğin Rodoslular'ın elinde olduğunu öğrenince beyninden vurulmuşa döner. İstenen meblâğı tez günde denkleştirir, koşar adaya. RUMLARLA KOMŞULUĞU SEÇEN VELİ Ebûl Vefa Hazretlerinin ayrıldığı gün zindancı bir hoş olur. Bu küflü dehlize böylesi bir bilge gelmemişdir. Ve bundan böyle zor gelir. Hapiste geçirdiği günler Ebûl Vefa Hazretleri'ne çok tesir eder. İstanbul'da Rumların kesif olduğu bir semte (Vefa'ya) dergahını kurar ve bu insanlara kapılarını açar. Bıkıp usanmadan hakkı tebliğ eder. Gülene de anlatır, sövene de. Kimi dergâha râm olur, kimi aleyhinde konuşur. Mübarek güler yüzlü ve nüktedandır. En çetrefil meseleleri basite indirger ve maharetle nakşeder zihinlere. Ebûl Vefa'nın Fatih'e karşı hususi bir sevgisi vardır. Onu bir kere bile görmez ama geceler boyu dua eder. Genç Sultan'ı güçlü tasarrufu ile kuşatır ve ona manevi zırh olur. Fatih bu himmeti iliklerine kadar hisseder. Rüyalarını nur yüzlü veli süsler. Günün birinde dayanamaz, dergahın kapısını tıkırdatır. Ancak Ebûl Vefa Hazretleri 'Hayır!' der, 'Görüşmesek daha iyi.' Koca sultan yüzgeri giderken mübârek hıçkırmaktadır. Bir hüzündür çöker mekâna. Talebeleri muammayı çözemezler. Sıradan Rumlar'ın bile kıymet verilip, buyur edildiği bir tekkenin kapısı cihan padişahına neden açılmaz? Nitekim içlerinden biri dayanamaz. 'Bağışlayın ama efendim' der, 'Hem hünkârı üzdünüz, hem kendiniz üzüldünüz. Bunun bir hikmeti olsa gerek?' Mübârek 'Doğru söylüyorsun.' der, 'Ama aramızdaki muhabbet vazifelerimizi unutturacak kadar fazla. Eğer o, sohbetin tadını alırsa sarayda duramaz, sultanlık çelik çomak oyunu gibi basit gelir gözüne. Korkarım tacı tahtı bırakır, dervişliğe kalkışır.' (Hatırlayacaksınız Fatih'in dervişliğe olan meylini ilk keşfeden ve yüz vermeyen Akşemseddin'dir.) ASIRLAR SONRA Ebûl Vefa Hazretleri bulunduğu semtte çok sevilir. Mahalle halkı mübareğin naaşına sahip çıkar, dahası güzel bir camiyle adını yaşatırlar. İşte bu gün bile Unkapanı, Fatih, Süleymaniye arasında kalan muhit onun adıyla tanınır. Esnaf ona Fatiha okumadan dükkan açmaz, çocuklar okul yolunda bir lahza durur, mırıl mırıl dua okurlar. İnsanın 'şu işe bakın!' diyesi geliyor, koca koca imparatorlar silinip gidiyor, Allah dostları hatırlanıyor daima.
__________________
İki Tanık var Biri dilim bir kalemim olanı biteni sindirdim yeter bana kendi derdim ...! KaF_Kef... 'K.İ.T.S' |
||
|
|
|
|
|
#23 | ||
![]() ![]() Üyelik Tarihi: Dec 2007
Nerden: Sonu OLmaYaN BiR YoLdaYım!
Mesajlar: 6.225
Tecrübe Puanı: 8 ![]() |
EBABİL KUŞLARI
Habeşistan Krallığı'nın Yemen valisi olan Ebrehe, milâdî 570 yıllarında San'a şehrinde, 'Kulleys' adı verilen muhteşem bir kilise yaptırmıştı. Maksadı, Kâbe ziyaretine rağbet gösteren Arapların ziyaretlerini oraya çevirmekti. Bu duruma tepki gösteren bir adam da, gecenin birinde Kulleys'e girip içine pislemişti. Bu hakarete çok öfkelenen ve koyu bir hıristiyan olan Ebrehe, gidip Kâbe'yi yıkmaya karar verdi. Topladığı onbinlerce asker (altmış bin olduğu söylenir), Mahmud adlı büyük bir fil ve daha başka fillerle Mekke'ye doğru yola çıktı. Önüne çıkan bazı kuvvetleri de mağlup ederek ilerledi. Taif şehrine gelince askerlerin bir kısmını Mekke'ye gönderdi. Onlar da Peygamber s.a.v.'in dedesi ve Kureyş'in reisi Abdülmuttalib'in ikiyüzü aşkın devesiyle ahalinin hayvanlarını sürüp götürdüler. Bu olayın peşinden Abdülmuttalib, gidip Ebrehe'yle görüştü, develerinin geri verilmesini istedi. Ebrehe dedi ki: - Benden develerin istiyorsun da, Kâbe'den hiç söz etmiyorsun. Halbuki ben onu yıkmaya geldim. - Ben develerin sahibiyim. Kâbenin de onu koruyacak sahibi vardır! Bu görüşme sonunda develer geri verildi. Mekke halkı bu güçlü orduyla savaşamayacağı için, anlaşma gereği dağlara çekilip neticeyi beklemeye başladı. Ebrehe ordusu büyük fili önden sürerek Mekke sınırına dayandı. Kâbe'yi halatla bağlayıp fillerle çekerek yıkmak istiyorlardı. Bu sırada Ebrehe'nin yol kılavuzlarından Nüfeyl b. Habib, koca filin kulağından tutarak şöyle bir şey söyledi, sonra da koşarak dağa çıktı: - Ey Mahmud çök! Sakın ileri gitme, sağ salim geriye dön! Mekke'ye girişte büyük fil direndi, zorlanınca yere yattı. Onu bir türlü Kâbe cihetine yürütemediler. O anda sürü halinde ebabil kuşları ortaya çıktı. Her birinin ağzında ve ayaklarında nohut gibi birer taş vardı. Bu taşları ordu üzerine mermi gibi boşalttılar. Kime rastlarsa delip geçiyordu. Askerlerin çoğu öldü; 'Fil Ordusu' dağılarak Yemen'e döndü. Ebrehe de dönüşte öldü. Kâbe ise olduğu gibi kaldı. Kur'an'da Fil Suresi bu olayı anlatır
__________________
İki Tanık var Biri dilim bir kalemim olanı biteni sindirdim yeter bana kendi derdim ...! KaF_Kef... 'K.İ.T.S' |
||
|
|
|
|
|
#24 | ||
![]() ![]() Üyelik Tarihi: Dec 2007
Nerden: Sonu OLmaYaN BiR YoLdaYım!
Mesajlar: 6.225
Tecrübe Puanı: 8 ![]() |
HERŞEYİ BİLMEK İYİ Mİ?
Adamın biri Musa Aleyhisselâm'a: — Ya Musa, ben bütün hayvanların dilinden anlamak istiyorum. Tur'u Sina'ya gittiğin zaman Allah'tan iste de benim duamı kabul etsin, diyordu. Musa Peygamber: — Her şeyi bilmek iyi olmaz. Senin hayvanların dilinden anlamaman daha iyidir. Bu sevdadan vazgeç, dediyse de, adam illâ öğrenmek istiyordu. Bir gün Musa Aleyhisselâm Tur'a çıktığı zaman Cenab-ı Allah Musa Aleyhisselâm'a: — «Ya Musa! O kulumun duasını kabul ettim, bundan sonra bütün hayvanların dilinden anlayacak. Yalnız her şeye ehemmiyet vermesin, sonra onun için iyi olmaz.» buyurmuştu. Musa Aleyhisselâm, Tur'u Sina'dan geldikten sonra durumu bildirip her şeyle fazla ilgilenmemesini söyledi. Kendisine selâhiyet verilen adam, akşam ahıra hayvanlarını yemlemeye girmişti. Orada eşekle öküzün konuşmalarına şâhid oldu. Onlar aralarında şöyle konuşuyorlardı: Öküz: — Yahu eşek kardeş, senin işin ne iyi, bana yazın rahat yok, kışın rahat yok. Sabah olacak çifte koşacaklar, ama sense akşama kadar rahat gezeceksin, diyordu. Eşeğin öküze nasihati şöyle oldu: — Bunlar hep senin ahmaklığından... Sen sabah olunca hasta numarası yaparsın, akşamdan sahibimizin döktüğü yemi bile yemezsin. O da sabahleyin seni bu haliyle görünce çifte koşmaktan vazgeçer ve birkaç gün olsun istirahat etmiş olursun, dedi. Bu sözler öküzün hoşuna gitmişti. Hakikaten yem yemedi ve öyle aç karnına sabaha kadar yattı. Eşek ise öküzün yemlerini bile kendisi yemişti. Tabii bunların bu konuşmalarını sahibi duymuş ve gülerek ahırdan çıkmıştı. Sabah oldu, adam ahıra girdi ki, öküz aç. Kalkması için birkaç tekme vurdu ise de öküz hastalanmıştı. Adam: — Bu sefer de onun yerine eşeği koşalım, diyerek aldı tarlaya götürdü Akşama kadar eşekle çift sürdü. Eşeğin emdiği süt burnundan gelmişti. Akşam eve geldiği zaman öküz rahat rahat geviş getiriyor kendi kendine hakikaten bu iyi bir numara oldu diyordu. Eşek bu işin çekilemeyecek gibi olduğunu görünce öküze başka yoldan akıl verip kurtulmak istedi: — Öküz kardeş, - sen böyle yatarsan sahibimiz seni satacak. Bu gün tarlada beni gören köylüler sordular. O da, zaten tembel bir öküzdü, şimdi de hasta oldu. Yarın kasaba vereceğim, dedi. Eğer yarın' da böyle yaparsan kendini bıçağın altında bil, diyerek sabahleyen çifte gitmekten kurtuldu. Adam bunların bu konuşmalarını dinledikçe kendi kendine gülüyor ve: — Gördün mü ne kadar iyi bir şeymiş hayvanların dilinden anlamak, diyordu. Ertesi sabah horozla köpeğin konuşmalarına şahit oldu. Horoz: — Yarın efendinin, öküzü ölecek. Sana müjdem var. îyi bir ziyafet olacak senin için, diyordu. Adam bunu duyar duymaz hemen pazara götürüp öküzünü sattı ve zarardan kurtuldu. İkinci gün oldu, köpek horoza: — Niye yalan söyledin? Hani ziyafet? Adam öküzü sattı kurtuldu, dediğinde, bu sefer horoz: — Hiç merak etme! Öküzü sattı ama, yarın kölesi ölecek ve onun hayrına mutlaka bir yemek yedirirler. Sen de artıklarından istifade etsen yeter, dedi. Adam bunu da duymuştu. Hemen pazara çıkarıp kölesini de sattı. Köpek gene ziyafete erişememişti. Horoza: \ — Beni ne kandırıp duruyorsun? diye çıkıştı. Horoz: — Ben yalan söylemem... Ziyafet var dediysem vardır. Efendimiz öküz ve köleyi satarak zarardan kurtuldu ama, yarın kendisi ölecek, işte o zaman ziyafetin büyüğü olacak, dedi. Adam horozdan bunları duyunca etekleri tutuştu. Ne yapacağını şaşırdı ve doğru Hazreti Musa'nın huzuruna çıkıp durumu anlattı: — Hakikaten ben yarın ölecek miyim? Bunun bir çaresi yok mu? diye yalvarmaya başladı. Musa Aleyhisselâm: — Ben sana demedim mi? Her şeye ehemmiyet vermeyeceksin diye... Eğer sen öküzü satmasaydın, o ölecek ve belâ atlatılmış olacaktı. Ama sen onları satmakla başkalarının zarar etmesini istedin. Kendi menfaatini düşünüp başkalarını kendisi gibi hesap etmeyenin hali budur, dedi.
__________________
İki Tanık var Biri dilim bir kalemim olanı biteni sindirdim yeter bana kendi derdim ...! KaF_Kef... 'K.İ.T.S' |
||
|
|
|
|
|
#25 | ||
![]() ![]() Üyelik Tarihi: Dec 2007
Nerden: Sonu OLmaYaN BiR YoLdaYım!
Mesajlar: 6.225
Tecrübe Puanı: 8 ![]() |
Gerçek anlaşılınca...
Zülkarneyn Aleyhisselam ordusuyla gece yolda giderken ordusuna: - Ayağınıza takılan şeyleri toplayın, diye emir verir. Ordu bu emri duyunca; içlerinden bir grup: -Çok yürüdük, çok yorgunuz. Gece vakti bir de ayağımızı takılan şeyleri toplayarak boşuna ağırlık mı yapacağız. Hiçbir şey toplamayalım, diyerek hiçbir şey toplamıyorlar. İkinci grup ise; - Madem Komutanımız emretti, birazcık toplayalım, emre muhalefet etmeyelim. Zira ordun komutanına itaat etmek gerekir, diyerek az bir şey topluyorlar. Üçüncü grup ise; -Komutanımız bir şeyi boşuna emretmez. Muhakkak bildiği bir şey vardır. Bir hikmete vardır, diyerek bütün abalarını ağzına kadar doldururlar. Sabah olduğunda bir de bakıyorlar ki, meğer bir altın madeninden geçmişler de, ayaklarına değen şeylerin altın olduğunun farkına varamamışlar. Bunu anlayınca: Hiç almayan birinci grup; -Ah niçin almadık! Nasıl dinlemedik komutanımızın sözünü. Keşke alsaydık! Bir tane bari alsaydık diyerek pişman oluyorlar. Az alan ikinci grup ise; -Ah ne olaydı da biraz daha fazla alsaydık. Ceplerimizi, abalarımızı hınca hınç doldursaydık diye sitem ediyorlar kendilerine. Çok alan üçüncü grup ise: - Keşke gereksiz, lüzumu olmayan eşyalarımı atsaydım, daha çok toplasaydım. Her şeyimizi doldursaydık, daha fazla alsaydık diyerek, fazla almalarına rağmen üzülüyorlar. İşte bu misalde olduğu gibi, Ahirette bütün insanlarda bunun gibi ağıtlarda bulunacak. Kafir olan; - Keşke iman etseydik, keşke inansaydık da hiç olmasa Cehenneme girdikten sonra iman etmemiz sonucunda Cennete girseydik,ebedi cehennemden kurtulsaydık, Mümin, fakat az sevabı olan; -Keşke biraz daha sevap işleseydim de, biraz daha ikrama mazhar olsaydım. Mümin,çok sevabı olan ise; -Ah ne olaydı da Makamımı biraz daha yükseltecek bir vakit daha namaz kılsaydım, biraz daha fazla sadaka verseydim,oruç tutsaydım, biraz daha sevap işleyecek ameller yapsaydım... diyeceklerdir. Rabbim bu misallerden ders almak nasip etsin...
__________________
İki Tanık var Biri dilim bir kalemim olanı biteni sindirdim yeter bana kendi derdim ...! KaF_Kef... 'K.İ.T.S' |
||
|
|
|
|
|
#26 | ||
![]() ![]() Üyelik Tarihi: Dec 2007
Nerden: Sonu OLmaYaN BiR YoLdaYım!
Mesajlar: 6.225
Tecrübe Puanı: 8 ![]() |
Münafıkın Gözü olmasaydı
Bir gün öğle nemâzından sonra, Cebrâîl aleyhisselâm yetmişbin melek ile gelerek, En'âm sûresini getirdi. Resûlullah hazretleri o gece bütün Eshâb-ı kirâmı Âişe 'radıyallahü teâlâ anhâ' hazretlerinin evinde topladı. Kandil yakıp, Sûre-i En'âmı okudular. Kandil ışıksız oldu. Resûlullah hazretleri Ebû Bekr hazretlerine buyurdular ki, - Yâ Ebâ Bekr, kandili ışıklandır. Bir sâat sonra yine karardı. Hazret-i Resûl-i ekrem yine buyurdu. - Yâ Ebâ Bekr, kandilin ışığını çoğalt.. Hazret-i Ebû Bekr, kandili ışığını çoğaltmak için kalkdı. Bakdı ki kandilin yağı tükenmiş. Dedi ki, - Yâ Resûlallah! Kandilde yağ kalmamış. Bu gece yağ almak imkânımız da yokdur. Kandil bize lâzımdır, kelâm-ı Rabbilâlemîni okuyalım. Hazret-i Resûlullah buyurdular ki, - Bir mikdâr kendi ağzının tükrüğünden kandile damlat. Âişe-i Sıddika hazretleri buyurur ki, - Babam bir mikdâr ağzının suyunu, Resûlullah hazretlerinin emr-i şerîfi ile kandile damlatdı. Kandilin ışığı çoğaldı. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin emr ve fermânı ile şiddetli bir ışık oldu ki, Eshâb-ı kirâmın gözlerini kamaşdırdı. Server-i âlem 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' hazretleri buyurdu ki: - Bu kandili söndürmeyiniz! Kırk gün kırk gece o kandil, Âişe-i Sıddîka hazretlerinin evinde yandı. Bir münâfık hazret-i Âişenin evine geldi. O kandili gördü. - Ne acâib kandil, kırkgün kırk gecedir sönmez, dedi. O sâatde o kandil söndü. Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve dedi: - Yâ Muhammed! Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurur: "Ben çeşm-i bed [fenâ bakışlı] kullar da yaratdım. Eğer o münâfıkın gözü olmasaydı, kıyâmete kadar o kandil; Ebû Bekrin 'radıyallahü teâlâ anh' ağzının suyunun bereketi ile sönmez idi."
__________________
İki Tanık var Biri dilim bir kalemim olanı biteni sindirdim yeter bana kendi derdim ...! KaF_Kef... 'K.İ.T.S' |
||
|
|
|
|
|
#27 | ||
![]() ![]() Üyelik Tarihi: Dec 2007
Nerden: Sonu OLmaYaN BiR YoLdaYım!
Mesajlar: 6.225
Tecrübe Puanı: 8 ![]() |
HAPİSTEKİ KAHRAMAN
Hz. Ömer r.a.'ın hilafeti zamanında hicri 14. yılda, İranlılarla müslüman Araplar arasında meşhur Kadisiye muharebesi vaki olmuştu. Bu sırada müslümanların komutanı Sa'd b. Ebî Vakkas r.a., bir hastalık sonucu vücudunda çıkan çıbanlardan dolayı ayakta duramıyordu. Bunun için ordu karargâhında yaptırdığı uygun bir yapının balkonuna çıkmış, göğsünü bir yastık üzerine koyarak oradan orduyu idare etmeye başlamıştı. Bu binada zincirlere vurulup hapsedilmiş, Ebu Mihcen adında şairliğiyle de meşhur bir kahraman vardı. Geçmişte içki içtiği de bilinen bu şair, şarabı öven birkaç beyitlik bir şiirinde şöyle deyivermişti: 'Ölürsem üzüm asması dibine gömüver beni / Öldükten sonra kökleri ıslatsın kemiklerimi!' Bu zat işlediği bazı hatalar ve şarabı öven sözleri yüzünden nezarethanede tutuluyordu. Binanın çevresinde atların dolandığı gören Ebu Mihcen, savaşa katılmadığı için yerinde duramıyordu. Sa'd b. Ebî Vakkas Hazretleri'nin hanımından ricada bulundu ve şöyle dedi: -Beni salıver. Sa'dın Belka isimli atını da bana emanet ediver. Şu harbe katılayım. Sana söz veriyorum sağ salim dönersem, tekrar hapse girip ayaklarımı bağlatırım.' Ebu Mihcen'in bu ricasını önce kabul etmeyen kadın, onun okuduğu dokunaklı bir şiirden sonra daha fazla dayanamadı, serbest bıraktı. Ebu Mihcen ise tanınmayacak şekilde yüzünü kapatarak, Belka adındaki kısrağa binip muharebe sahasına daldı. Öyle bir dalış ki, düşman süvarilerini birbirine kattı, herkesi şaşkına çevirdi. Gece yarılarına kadar hayret verici bir kahramanlık gösterdi. Kimse onu tanıyamadığı için, 'Melek midir, Hızır mıdır?' diye söyleşmeler olurken, Sa'd Hazretleri de, 'Ebu Mihcen hapiste olmasaydı, bu odur ve bindiği at da benim atım Belka'dır, derdim' diyordu. Ebu Mihcen geceleyin tekrar köşkteki nezarethaneye dönüp kendini zincire vurdu. Sa'd bir ara ahır kısmına inince, atının terli olduğunu gördü ve sebebini sordu. Oradakiler de olanları anlattılar. Sa'd Hazretleri Ebu Mihcen'den memnun kaldı, onu serbest bıraktı. Ebu Mihcen de hataları için tevbe etti
__________________
İki Tanık var Biri dilim bir kalemim olanı biteni sindirdim yeter bana kendi derdim ...! KaF_Kef... 'K.İ.T.S' |
||
|
|
|
|
|
#28 | ||
![]() ![]() Üyelik Tarihi: Dec 2007
Nerden: Sonu OLmaYaN BiR YoLdaYım!
Mesajlar: 6.225
Tecrübe Puanı: 8 ![]() |
HALİFENİN GÖMLEGİ
Ömer ibni Abdülaziz, halifeliği zamanında, bir gün minberde, söylevle meşguldü. Minberin yakınında olan, bir grup halk, konuşması esnasında halifenin zaman zaman elini götürüp, gömleğini hareket ettirdiğini görüyorlardı. Bu hareket orada bulunan ve dinleyenlerin dikkatlerini celbetti. Hepsi kendi kendilerine, neden halifenin konuşma esnasında, elini gömleğine götürüp, hareket ettirdiğini soruyorlardı. Toplantı tamamlanarak sona erdi. Araştırıldıktan sonra belli oldu ki halifenin, kendisinden öncekilerin Beytülmaldan yaptıkları israfı telafi etmek ve müslümanların Beytülmalın gözetlemek için, bir taneden fazla gömleği olmadığı için yeni yıkanmış gömleğini tekrar aynısını giymişti şimdi de, daha çabuk kurusun diye, hareket ettiriyordu.
__________________
İki Tanık var Biri dilim bir kalemim olanı biteni sindirdim yeter bana kendi derdim ...! KaF_Kef... 'K.İ.T.S' |
||
|
|
|
|
|
#29 | ||
![]() ![]() Üyelik Tarihi: Dec 2007
Nerden: Sonu OLmaYaN BiR YoLdaYım!
Mesajlar: 6.225
Tecrübe Puanı: 8 ![]() |
Lakab-ı şerîflerinden biri, (Atîk)dir. Bunun sebebi şu idi. Hazret-i Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mubârek yüzlerine nazar edip, (Bu, Cehennem ateşinden atîkdir) buyurdular. Ya’nî, Allahü teâlânın nârından [ateşinden] azadlı kuludur, demek olur. Bundan sonra, bu lakab ile şöhret buldu. Bir lakab-ı şerîfleri de (Sıddîk)dır. Ziyâde [çok fazla] inançlı demekdir. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini tasdîk etdiği için, bu ism verilmişdir.
__________________
İki Tanık var Biri dilim bir kalemim olanı biteni sindirdim yeter bana kendi derdim ...! KaF_Kef... 'K.İ.T.S' |
||
|
|
|
|
|
#30 | ||
![]() ![]() Üyelik Tarihi: Dec 2007
Nerden: Sonu OLmaYaN BiR YoLdaYım!
Mesajlar: 6.225
Tecrübe Puanı: 8 ![]() |
SIddîk)'In manâsI
Sıddîk kelimesi, lügatda üç ma’nâya gelir. Birinci ma’nâsı, gâyet doğru söyleyici demekdir. Bu ma’nâ, (Tâcül-islâm)da açıklanmışdır. Sûre-i Yûsüfde Sıddîk lafzı, bu ma’nâ ile tefsîr edilmişdir. İkinci ma’nâsı, kendi kavlini ameli ile [ya’nî yapdığı işi, sözü ile] doğrulamak demekdir. Üçüncü ma’nâsı, dâimî tasdîk demekdir. Bu iki ma’nâ (Sahîh-i Cevherîye) kitâbında açıklanmışdır. Emîr-ül-mü’minîn Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine Sıddîk söylenmesinde, birinci ma’nâ düşünülse, o cihetle adlandırılır ki, gâyet doğru söyliyen idi. Demişlerdir ki, hazret-i emîr-ül-mü’minîn Alî “kerremallahü vecheh” hadîs rivâyetini kimseden yemîn etmeksizin kabûl etmezdi. Ancak hazret-i Ebû Bekrden “radıyallahü teâlâ anh” kabûl ederdi. Eğer ikinci ma’nâ ile düşünülse, yine o cihetle adlandırılır ki, açıkdır. Eğer üçüncü ma’nâ düşünülse, o şeklde adlandırılır ki, O sultânı tasdîki devâmlı olup, yok olması, şübheye düşme ihtimâli yok idi. Nitekim, bildirilmişdir ki, Fahr-i âlem “sallallahü aleyhi ve sellem” hazretlerine mi’râc müyesser oldu. O gecenin sabâhında, mi’râc kıssasını anlatıp, buyurdu ki, (Bu gece, Mekkeden Beyt-i Mukaddese gitdim. Orada, Enbiyânın rûhlarına imâm olup, iki rek’at nemâz kıldım. Oradan Arşın üzerine yükseldim. Allahü teâlâ ile konuşdum. Allahü teâlâ, ümmetime, bir gün bir gecede elli vakt nemâz farz etdi. Geri döndüm. Âsûmânda, hazret-i Mûsâ “aleyhisselâtü vesselâm” ile karşılaşdım. Beni geri gönderdi ki, elli vakt nemâza ümmetin tâkat getiremez. Allahü teâlâya teveccüh etdim. On vakt nemâz bağışladı. Geri Mûsâ aleyhisselâmın yanına geldim. Henüz çokdur, diye beni geri döndürdü. Tekrâr Allahü teâlâya teveccüh etdim. On vakt dahâ bağışladı. Velhâsıl, beş nöbetde, kırkbeş vakt nemâz bağışladı. Hazret-i Mûsâ aleyhisselâm yine dön, dedikde, dedim ki, Rabbimden hayâ ederim. Ben bu beş vaktden râzıyım, dedim. Allahü teâlâdan nidâ geldi ki, bu beş vakt, elli vakte bedeldir. Sonra, Beyt-ül-mukaddese gelip, gece içinde, Mekkeye geri döndüm.) Hâl budur ki, bu gidip-gelmek, gâyet kısa zemânda oldu. Rivâyet edilir ki, geldikde, mubârek yatakları henüz sıcak idi. Kâfirler bu kıssayı işitince, inkâr edip, akla uygun değildir, dediler. İnkâr eden o gurub, şimdi bununla Ebû Bekri susdurmak iyi olur, diyerek, yanına geldiler. Dediler; yâ Ebâ Bekr! Efendinin, nasıl bir konuyu da’vâ edindiğini işitdin mi? Efendin der ki, bu gece arşa gitdim, geldim. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” o durumda, duraklama ve tereddüd etmeksizin, tasdîk ve kabûl edip, böyle söyledi ise, gerçek söyler. Ondan yalan sâdır olmaz, buyurdular. Ondan dolayı Ona, (Sıddîk) denildi. Hazret-i imâm-ı Alî “kerremallahü vecheh”, Ebû Bekr-i Sıddîk adı gökden inmişdir, diye yemîn etmişlerdir. Gâliba sebebi; meâl-i şerîfi (Doğru haberde gelen ve Onu tasdîk eden...) olan âyet-i kerîmede, tefsîr erbâbı, doğru haberde gelenin Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Onu tasdîk edenin de Ebû Bekr-i Sıddîk olduğunu söylemiş olmalarıdır. İbrâhîm bin Hasen el-cevherî el Hirevî rivâyet eder ki, hazret-i Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki; (Ebû Bekr, anasından dünyâya geldi. Hak sübhânehü ve teâlâ, Cennete dedi ki, izzim celâlim hakkı için, sana yalnız Ebû Bekri sevenleri koyacağım!)
__________________
İki Tanık var Biri dilim bir kalemim olanı biteni sindirdim yeter bana kendi derdim ...! KaF_Kef... 'K.İ.T.S' |
||
|
|
|