![]() |
|
|
|||||||
| Fan Club Sanatcılar,yazarlar,sporcular vs her türlü fan club lar buraya... |
![]() |
|
|
LinkBack | Seçenekler |
|
|
#1 | ||
|
kabadayı ![]() ![]() Üyelik Tarihi: Nov 2007
Mesajlar: 5.149
Konular:
REP Gücü : 1000 REP Puanı : 1034
REP Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() Aşık Veysel 25 Ekim 1894 - 21 Mart 1973. Şarkışla’nın Sivrialan köyünde doğdu. Asıl adı Veysel Şatıroğlu’dur. 7 yaşında yakalandığı çiçek hastalığından dolayı bir gözünü, daha sonra bir kaza sonucu, az gören öteki gözünü yitirdi. Evlerine sürekli olarak gelen aşıklardan dolayı türküyle ve bağlamayla ilgilendiğini gören babasının aldığı bağlama Veysel’in yaşamına eşlik etti. İlk bağlama derslerini de babasının arkadaşı Çamşıhılı Ali’den aldı. Yunus, Karac’oğlan, Dertli, Erzurumlu Emrah gibi aşıklardan etkilendi ve türkülerinde onlarla olan duygu yakınlığını yansıttı. Önceleri usta malı türküler söyleyen Aşık Veysel, 40 yaşlarına doğru kendi şiirlerine ağırlık vermeye ve türküleştirmeye başladı. 1931 yılında gerçekleştirilen Aşıklar Bayramında adı duyulan ve 1933 yılında Atatürk için söylediği bir türküden sonra özellikle Ahmet Kutsi Tecer’in de yardımıyla giderek tüm Türkiye’de tanınmaya başladı. Bu yıllar aynı zamanda Veysel’in kendi türkülerini söylemeye yönelmesi anlamında bir geçiş dönemi olarak sayılabilir. Bu döneme dek köyünden hiç çıkmayan Aşık Veysel bunu izleyen yıllarda Türkiye’nin birçok yöresini dolaşarak kendi yöresi dışında da insanlara türkülerini aktarma fırsatı buldu. 1952 yılında İstanbul’da kendisi için büyük bir jübile yapılan Aşık Veysel’e, 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin özel bir kararıyla aylık bağlandı. Türkülerinde kendi özgü bir içtenlikle doğadan insan sevgisine hemen her konuyu işleyen Aşık Veysel, İstanbul Radyosunun ilk yayınlarında da türkü söyledi. 1941-46 arasında, Aşık Ali İzzet’le birlikte Köy Enstitülerinde halk türküleri ve bağlama dersleri verdi. Zamanla Veysel ve Ali İzzet’in temsil ettiği bağlama çalma ve türkü söyleme biçimi başlıbaşına bir tavır olarak yerleşti. Önceleri yöresindekiler sonra Türkiye’nin her yerinden aşıklarla karşılaştı, tanıştı. Ölümüne dek de sürekli olarak, yaşlı genç aşıklar tarafından ziyaret edildi. Aşık Veysel’in önemli sayılan ancak pek bilinmeyen bir özelliği de köyünde ilk kez meyve bahçesi kuran ve meyve yetiştiren kişi olmasıdır. Araştırmacılara göre bağlamanın ilk düzeni olarak kabul edilen ve aslında Aşık Süleyman tarafından kullanılan ancak Aşık Veysel aracılığıyla yayıldığından dolayı aşıklama düzeni (la-re-mi), »Veysel Düzeni« olarak da bilinir. Aşık Veysel'in şiirlerinin toplandığı »Deyişler« (1944), »Sazımdan Sesler« (1950) ve »Dostlar Beni Hatırlasın« (1970) adlı kitaplar yayımlandı ![]() MUSA EROĞLU Özgeçmişim "Okulda bazı öğretmen ve çocuklar "Kızılbaşlar çok kötüdür. Çünkü onlar ana baba tanımazlar, mum söndürürler, sonrada kim kimi kaparsa... şeklinde adi iftiralar attıklarında küfrü basıp kavga ediyordum. Karakola yansıyan kavgalarda ise polise göre "Kızılbaş" olduğum için hep haksızdım. Sizin anlayacağınız çocukluğumdan itibaren haksızlıklara tahammülsüz, halkın ifadesiyle "anarşit" bir yapım var idi." Aşağıda efsanevi öykümü bulacaksınız efendim. Curriculum Vitae Ben Musa Ağacık... Carl Saganın dediği gibi, su, kalsiyum ve organik maddelerin bileşiğiyim. Ama hepsi bu kadar mı? 1959da Erzincanda doğmuşum. Ancak eskere erken gideyim deyu 1956 doğumlu olarak tescil edilmişim. 66da annemin ölümünün ardından 67 yılında İstanbula göç ettik. Kalacak yerimiz olmadığından amcam Hüseyin Ağacıkın kalfalık yaptığı Bebek Ayşe Sultan Korusundaki bir inşaatta 1.5-2 sene ikamet ettik. İnşaatta kaldığım sıradaki yoksul görüntümden dolayı nerdeyse hergün zengin çocuklarından dayak yiyordum. Yalnız aralarında Ömer Çiftçi adında zorbalara karşı tutum alan çok insancıl bir çocuk vardı. Daha sonra Ömerle çok iyi arkadaş olduk. İnşaatın yapay gölünde Ömerle oyuncak gemi yüzdürdüğümüz bir gün, tiyatro sanatçısı Emel Gözne Marciniec su almaya geldi. Emel Hanımın ayağına çivi battığı için, su bidonlarını evine ben götürdüm. O günden sonra bir tesadüf sonucu tanıştığım Emel Gözne Marciniec ile Polonyalı eşi Uçak Mühendisi Slowamir Antny Marciniecin "kardeşleri", onlar ise benim "Ablam" ve "Abim" oldular. Ayrıca evde bulunan Emel Ablanın ablası Müeyyet Hanımda, "Teyzem"oldu. Emel Abla ile Toni Abinin evi benim için salt yeni bir "aile" değil, aynı zamanda ise "okul"du. Zira hafta sonları tiyatro, sinema, edebiyat ve müzik çevresinden tanınmış simalar eve gelip gündeme ilişkin tartışıyorlardı. Bu tartışmalar sırasında pek çok sanatçı ve yazarla tanıştım. Sonra Emel Abla ile bazı noktalarda ters düştüm. Çocukluk alınganlığımın da etkisiyle evden ayrıldım. Sonra Ayşe Sultan Korusunda ikamet eden ve kız kardeşi sınıf arkadaşım olan Hukuk Profesörü Ahmet Rona Serozana gidip durumumu anlattım. O da kabul etti. Böylece yeni bir "Abi"m oldu. Ortaokul ve lisenin bazı dönemlerini Rona Abilerin evinde okudum. Okuduğum Bebek Tevfik Fikret İlkokulunda ise bazı ilginç gelişmeler olmuştu. Sınıf arkadaşım Şener Bardakçı, "Demirelci" ben ise "İnönücü"idim. Çünkü o sıralarda Mecliste "Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamları"gündemdeydi. Demirel, Denizlerin asılmasını, İnönü ise idamlarına karşı çıkıyordu. O nedenle okul "İnönücü", "Demirelci" deye ikiye ayrılmıştı. Durum Bebek Karakoluna intikal etti. Karakol Komiseri, Şener Bardakçıyı tatlı sözlerle ikna etmeye çalışmasına karşın, bana ise "anarşitleri savunuyorum" gerekçesiyle ederek edip, tokat attı. O günden sonra polisle yıldızım bi türlü barışamadı. O nedenle yaşamım boyunca hep "haksızlıklara"karşı mücadele yolunu seçtim, sevgili Urfalılar! Sonra lise dönemi başladı. Boğaziçi Behçet Kemal Çağlar Lisesinde okurken, "Acil Devrim Kervanı"na katıldım. Sonunda lise müdürü Mehmet kemal Özdilek, "Çocuğum! Git önce devrimini yap, sonra gel ara verdiğin yerden devam edersin"deyu pasaportumu elime verdi. BBKÇ Lisesine tekrar geri dönmek için vize alamadığımdan ben de gidip Taksim Atatürk Lisesini dışardan bitirme sınavlarına girdim ve oradan mezun oldum netekim. 78de Aydınlık Gazetesine ayak bastım. Gazetecilik virüsünü kapınca bu kez Demirtaş Ceyhunun yardımıyla 81 başlarında Türk Haberler Ajansına ofisboy olarak girdim. Ve derken 1 Mayıs 81de 212.nci maddeden kadroya girdim. Girmesine girdim ama İdare Amirimiz anti sevimli Hayri Eroğlu, Basın kartı Sözleşmemi yaklaşık 5 yıl çekmecesinde "unuttuğu" içün, basın kartımı gecikmeli olarak ancak 87de alabildim. Daha sonra THAdan istifa ederek Güneş Gazetesine gittim. Orada Melih Aşıkla birlikte 1 ay "Arka Pencere" de çalıştıktan sonra, İstanbul Yeni Asıra, oradan da 86 başlarında Milliyete geçtik. 95 yılına kadar "Açık Pencere"de Melih Aşıkla birlikte çalıştık. 95teki Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Ufuk Güldemirin "Gel, o kısa söyleşilerini Milliyetin birinci sayfasında yap"teklifinden sonra ise "Musanın Teybi" doğmuş oldu. Köşe yazarı Ahmet Altanın "Atakürt" başlıklı yazısından dolayı gazeteden "şut"lanınca, Güldemirde durumu protesto ederek istifa etti. "Sosyal demokrat" Derya Sazakın Genel Yayın Yönetmeni olmasıyla, gazete çalışanları için de sorunlar başlamış oldu. Tabii bu gelişmelerden "Musanın Teybi" de fazlasıyla payını aldı. Sonunda istifa ederek ederek Mart 99dan itibaren starda çalışmaya başladım, "Demokratlık" adına mangalda kül bırakmayan bir kısım sevgili okurlar ![]() Neşet Ertaş ( 1938) </B> Muzaffer Sarısözen'in tabiri ile bir zamanlar sadece ve sadece "Kırşehirli Mahalli Sanatçı" olarak bilinen Neşet Ertaş'ı binlerce, hatta milyonlarca saz çalıp türkü söyleyen diğerlerinden ayıran nedir? Onun sazımn ve sesinin insanı büyüleyen sırrı nereden gelmektedir? Neredeyse yarım asra varan bir süreden beri gerçek anlamda gönül telimizi titreten, ruhumuzu ürperten bu esrarlı sesin, sazın ve yorumun arka planında neler ve kimler vardır? Sazı gümbür gümbür ses veren, adeta davula eslik edercesine sazının göğsünde pençesiyle sesler çıkaran, hep samimi ve kendi halinde yüreğinin acılarını ve kendi iç gurbetlerini seslendiren; hiç bir medyatik tutumu olmayan, kalabalıklardan ve şöhretten adeta köşe bucak kaçarak pek ortalıklarda görünmeyen; mezhep, parti ve etnik kimlik çağnsımlanna pirim vermeyen, sazından, sözünden ve sesinden gayri hiç bir şeyden medet ummayan bu "Garip" insanı tanımak kadar tanımlamak da gerçekten zor. Ayaklarının altındaki toprağın renginden, kokusundan haberdar olan, bastıkları yeri az çok tanıyan, yürekleri hep türkülerle birlikte atanlar için Neşet Ertaş, belki de tam bir "yaşayan efsane"; meçhul, uzak, esatiri ve sırlarla dolu... Neşet Ertaş'ın bir iki cümlede özetlenebilecek resmi biyografisi bize belki sadece ipuçları verebilir. Onun "1938 yılında Kırtıllar Köyü'nde Döne'den doğma Muharrem Ertaş'ın oğlu" olduğunu; Kırşehir, Yozgat ve Keskin'in çeşitli köylerinde geçen çocukluk ve ilk gençlik yıllarının ardından, 15 yaşında çıktığı gurbet hayatinin hala devam etmekte olduğunu bilmenin fazla bir anlamı olmayabilir. Neşet Ertaş'ı tanımak, asıl onun ruh ve gönül macerasım bilmeyi gerektirir ki burada hemen karşımıza, Neşet Ertaş'la en rafine üslubuna kavuşan Orta Anadolu Abdal Müziği geleneğinin gelmiş geçmiş en büyük ustalanndan olan babası Muharrem Ertas karşımıza çıkar. İşte Neşet Ertaş, babası Muharrem Usta ile adeta Anadolu'daki en olgun seviyesine erişen bu Türkmen/Abdal müzik birikiminin yeni bir yorumcusudur. Yoğun yöresel özellikleri ve baskın mahallilik unsurları ile donanmış bu müziği yöresinin dışına çıkarmış, ülke genelinde ve hatta yurt dışında bilinmesini ve tanınmasım sağlamıştır. 1960'lardan itibaren binlerce yıllık sazımız bağlama ile birlikte anılan; sadece geniş halk kesimlerinde değil, ciddi musiki çevreleninin ve gerçek türkü dostlarının da gündeminden hiç düşmeyen Neşet Ertaş'ı farklı bir bağlamda değerlendirmek gerekiyor- Çünkü o aslında bir anlamda tam bir yöre sanatçısı olmasına rağmen yaygın şöhreti ve söylediği türkülerin popülaritesi ile ülke genelinde tanınan biri olarak, hem babası Muharrem Ertaş'tan, hem de bu geleneğin diğer usta isimleri olan Hacı Taşan ve Çekiç Ali'den de ayrılır. Bir başka söyleyişle onun sanatı için, başta Muharrem Usta olmak üzere. Hacı Taşan, Çekiç Ali ve Abdal/Türkmen Müziği geleneğinin çeşitli yörelerde farklı tavır ve üsluplarda karşımıza çıkan diğer ustaları da dahil olmak üzere hepsinin üst seviyede bir sentezi ve esrarlı bir bileşkesi denilebilir. Neşet Ertaş'ın sanatı hayatı ile hayatı sanatı i1e o kadar içice ki, çalıp çığırdığı türkü ve bozlaklarında bütün bir hayat hikayesini bulmak mümkün olduğu gibi, hayatına yakından baktığımızda da o içli türkülerin, acılı bozlakların nelerden nasıl doğduğunun ipuçlarını elde ederiz hemen. Onun yokluk, yoksulluk ve acılarla dolu hayatım "Garip" mahlasıyla yazdığı koşma tarzında usta işi şiirlerle anlattığı ozan yönünü yıllarca kimse farketmedi bile. Babasından tevarüs ettiği geleneksel ve anonim türkülerin, bozlakların dışında, sözleri kendisine ait türküler, bozlaklar söylediğini de farkeden olmadı yıllarca. Sözü ve müziği ile, anonim türkülerdeki erişilmez sadeliği ve estetik seviyeyi yakalayan sayısız türkünün, bozlağın altına attığı mütevazı imzasını kimselere söylemedi bile. Neşet Ertaş o büyük yaratıcı yeteneği ile okuduğu her eseri yeni baştan öyle bir yorumlar, ona öyle bir ruh ve hava verir ki, adeta yeni bir beste ile karşı karşıya olduğunuzu dahi sanabilirsiniz. Bu durumu, yeteneği, kültürü ve birikimi oldukça sınırlı sığ ve sıradan sanatçıların yorum adına yaptıkları "dejenerasyon" ile karıştırmamak gerekir. Çünkü Neşet Ertaş kendisine ait olmayan bir türküyü bi1e öyle bir okur ve yorumlar ki, o türkü o şekliyle yıllar öncesine ait bir Neşet Ertaş türküsü gibidir artık. Olağanüstü denilebilecek yeteneği, geleneğe hakimiyeti, gelenekten kopmadan yeniye bağlılığı, yeni zamanların modern zevk ve eğilimlerini gözeten diri ve uyanık tecessüsü ile Neşet Ertaş, hep gündemde kalmış bir sanatçıdır. O, ismi bağlama ile özdeşmiş ve adeta bu dünyaya türkü söylemek için gelmiş gerçek bir türkü ustası... Türküyü bağlamaya, bağlamayı türküye bu kadar yakınlaştıran ve yaklaştıran, adeta birbirlerinin içinde -kendisi ile birlikte- eritip yok eden ikinci bir sanatçı bulmak öyle sanıldığı kadar kolay olmasa gerek. Neşet Ertaş'ın sanatı; müziğin özünü, ruhunu kavrayan birinin, hiç bir yapmacıklığa tevessül etmeden, olduğu gibi kendini, kendi özünü ve hissettiklerini saza, söze dökmesidir. Bayram Bilge Tokel ![]() Arif Sağ 1945 yılında Erzurum`un Aşkale ilçesinin Dağlı Köyü`nde dünyaya gelir.Çocukluğunun ilk yılları babasının değirmeninde geçer. Seslerin uyumu konusu belki de ilk olarak orada dikkatini çeker. Dinlediği ilk orkestra oradaki su ve değirmentaşıdır. 5 yaşında kavalla, 6 yaşında ise gramofon ve plakla tanışır. Kendi adı ile özdeşleşen bağlamayla 7 yaşında iken Erzincan`da Davut Sulari, Aşık Daimi, Ali Ekber Çiçek, Aşık Beyhani, Kemter Yusuf ve daha birçok sanatçının yetiştiği Kumaş Dede`nin dükkanında tanışır. 14 yaşına kadar aşıklık geleneğini öğrenip deyişler söylemeye başlayan sanatçı, sonraki yıllarda İstanbul`a gelir ve Aksaray Musiki Cemiyeti`nde Nida Tüfekçi`nin öğrencisi olur. 1960 ve 70`li yıllar Arif Sağ için müzikte arayış yıllarıdır ve bu donemde daha çok piyasa ve resmi kurumların müzik uygulamalarına ağırlık vermek zorunda kalır. İlk plağı Gafil Gezme Şaşkın Bir Gün Ölürsün`ü bu dönemde, 1963`te çıkarır.1965`de İstanbul Radyosu`na bağlama sanatçısı olarak girer. 45`lik plak dönemi olarak bilinen ve yaklaşık 20 yıl devam eden bu süreçte 45`in üzerinde plak, 200`ün üzerinde beste yapar. Çeşitli sanatçılara bağlamasıyla eşlik eder, bestelerini de pek çok sanatçıya okutur. 1975`de kurulan İstanbul Devlet Türk Müziği Konservatuarı`na öğretim üyesi olarak giren Arif Sağ, halk müziği ve bağlama konusundaki akademik çalışmalarını da bu dönemde başlatır. 1982`de konservatuardan ayrılarak, kendi adına Arif Sağ Müzik Evi`ni kurar. Bu arada Musa Eroğlu, Muhlis Akarsu ve Yavuz Top gibi bağlamanın diğer ustalarıyla Muhabbet serisinin ilk albümünü hazırlar. Uzun bir zamana yayılan bu birlikte çalışma, beş albüm ortaya çıkarır. 1982 yılında İstanbul`da Şan Tiyatrosu`nda ilk Ba?lama Resitali`ni verir. Sonrasında bu dönemlerde Avrupa`nın bir çok ülkesinde ve Japonya`da halk müziğimizi ve bağlamayı tanıtan konserler verir. Ülkemizde müzik alanında kişisel renklere ve üstün yeteneklere sık rastlanmasına rağmen, bağlama çalgısında bir ekol yaratan sanatçı sayısı parmakla sayılacak kadar azdır. Bağlamaya teknik bakımdan hakim oldu?u kadar Arif Sağ`ın icrası, yerel tavırlar, repertuar ve duygu bakımından da zenginliklerle doludur. Belkide bu özelliğinden dolayı bağlamanın ikinci yaratıcısı Arif Sağ demek aynliş olmaz. Çünkü Arif Sağ ekolunun bir sonucu olarak şimdi halk müziğine gönül vermiş her evde bir bağlamaya rastlamak mümkündür. Halk müziği ve bağlama alanında özgün arayışlarını yoğunlaştırarak sürdüren Arif Sağ, 1987-1991 döneminde parlamentoda milletvekili olarak bulunan ilk sanatçıdır. 5 Mayıs 1996`da Almanya Cumhurbaşkanu Sayın Roman Herzog`un desteği ile Köln Flarmoni Orkestrası ile Köln Flarmoni Salonu`nda verdiği konserle Anadolu müziğinin batıya tanıtılmasına ciddi katkılar yapmıştır. 1996 yılında Köln Senfoni Orkestrası eşliğinde Erdal Erzincan ve Erol Parlak `la birlikte Köln`de verdiği konser büyük ilgi görür ve yine aynı yıl Cumhurbaşkanlığı tarafından verilen özel ödülü alır. Arif Sağ, sazında, günlük yaşamın ekmek-su gibi doğal bir parçası sayılan Anadolu Aleviliği`nin "aşık-ozan" geleneği ortamında yaşayarak yetişmiştir. İspanya`nın ünlü Flamenko gitaristi Toma Tito ile Avrupa`nın 12 ayrı şehrinde konserler vererek bağlamanın yurt dışında tanınmasını ve hak ettiği övgüyü almasını sağlamıştır. Takdir edilecek diğer bir husus müzikle birlikte saygıya değer bir kültüründe tanıtımına verdiği katkıdır. Sanatçı evli ve iki çocuk babasıdır. HÜSEYİN TURAN Annesi ile babasinin karar verdigi bir tarihte Erzincan'da dogdu. 6 yasinda ailesiyle birlikte Izmir'e yerlesti ve Ege Üniversitesi Konservatuar Bölümü’ne varan egitimini burada tamamladi. Sonraki yillarda ayrilmaz bir parçasi haline gelen baglamayla lise yillarinda tanisti. Baglamayla birlikte halkoyunlarina ilgi duydu ve bu alanda egitim aldi. Katildigi halkoyunlari yarismalarinda 3 Türkiye Birinciligi, 1 Dünya Birinciligi elde etti. Müzikal yasamina üniversite yillarinda agirlik verdi ve tarz olarak halk müzigini seçti; nitekim bu onun duygu dünyasina en yatkin müzik türüydü. Okumakta oldugu 9 Eylül Üniversitesi Isletme Bölümü’nü birakip Ege Üniversitesi Türk Müzigi Konservatuari Temel Bilimler Bölümü’ne girdi. Burada baglamanin yanina tari da koydu ve ikisini çoksevdi. Koservatuarda okurken bir grup arkadasiyla birlikte Grup Laçin’i kurdu. Bu beraberlik 6 yil sürdü. Altinci yilin sonunda gruptan ayrildi ve ilk solo albümü olan “Hüseyin Turan”i 1997 yilinda çikardi. Ardindan 2000 yilinda “Aklima Düstü Gözlerin”, 2002 yilinda “Turna Sesi” adli albümlere imza atti. Son albümü “Hosgeldin” ise 2004 Mart ayinda dinleyenleriyle bulustu. Ve onun için yapilan en iyi tanim’i Fikret Oytam yapti: “Hüseyin Turan’i dinlemek mutluluktur bu can için...” ![]() ![]() ARKADAŞLAR TÜRKÜ SEVENLER ALTA İSMİNİ YAZSIN GÖRELİM Bİ KIMLER TÜRKÜ SEVER UNUTMAYALIM Kİ ÖZÜNDEKİ SES TÜRKÜLERDEDİR
__________________
BİR YAR İÇİN ESİR ALDI ÇÖL BENİ ÇÖL BENİ NEREDEYSEN KÖMÜR GÖZLÜM BUL BENİ BUL BENİ... SEN OLMASSAN BU DAĞLARI NEYLEYIM ÇEKİNME CEYLANIM GEL BU GARİPTEN BİR EMANETIN VAR AL BU GARİPTEN!!!
Konu mesefad tarafından (02-25-2008 Saat 10:41 PM ) değiştirilmiştir.. |
||
|
|
|
|
|
#2 | ||
|
kabadayı ![]() ![]() Üyelik Tarihi: Nov 2007
Mesajlar: 5.149
Konular:
REP Gücü : 1000 REP Puanı : 1034
REP Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
ONCE BEN YAZAYIM HEMEN BEN SEVERİM TÜRKÜ SEVER TÜRKÜ DİNLERİM
__________________
BİR YAR İÇİN ESİR ALDI ÇÖL BENİ ÇÖL BENİ NEREDEYSEN KÖMÜR GÖZLÜM BUL BENİ BUL BENİ... SEN OLMASSAN BU DAĞLARI NEYLEYIM ÇEKİNME CEYLANIM GEL BU GARİPTEN BİR EMANETIN VAR AL BU GARİPTEN!!!
|
||
|
|
|
|
|
#3 | ||
|
DANGER SECURİTY ![]() ![]() Üyelik Tarihi: Nov 2007
Mesajlar: 4.961
Konular:
REP Gücü : 1000 REP Puanı : 8014
REP Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
turku bırıncı tercıhımdır
turku olmazsa bu gecmısımız olmazdı
__________________
Nurşani'yem sen ölürsen nem kalır İnsan isen birkaç seven can kalır Zalım zulum eder sanma nam kalır İnsana insanlık kinler yabancı Aman ha gardaşım ölüm isteme, Mezara kefene paran mı vardır, Alırsa canını denizler alsın, Başka kurtuluşun çaren mi vardır.. |
||
|
|
|